Geçtiğimiz günlerde yakalandığı Coronavirüs’e karşı verdiği savaşta muzaffer olan Osmancık İş Adamları Derneği Başkanı Fatih Ergün, taburcu olmasının ardından ülkenin içinde bulunduğu süreç ile ilgili değerlendirmeler yaparak, tedavi gördüğü süre içinde kendisine geçmiş olsun dileklerinde bulunanlara teşekkür etmek için yazılı basın açıklaması yayınladı.

Sevgili Dostlar; Başımıza gelen pişmiş tavuğun başına gelmedi!

Şüphesiz ki; güçlü milletler güçlü devletlerin temelini oluşturmakta, güçlü devletlerin gücünü de güçlü hükümetler sergileyebilmektedir. Türk’ün baş tacı Türkiye Cumhuriyeti ise kurulduğu günden bu güne, onlarca badire atlatmasına rağmen milletinin ferasetiyle, her yaşanan olumsuzluktan güçlenerek çıkmayı başarmıştır.

Darbeler, darbe girişimleri ve terör, Kürt görünümlü bir avuç ermeni topluluğu, sözde Kürtlere bağımsız devlet çığlıklarıyla geçen onlarca yıl, akan binlerce kan… Bunların hepsi dayanağı olmayan terör mücadelesi idi. Bu yeterli değildi. Bunun yansıra Türk Milletinin dini üzerinde de bir şeyler yapmaları gerekiyordu; cemaat operasyonları… İlk başta herkese masum görünen, sadece işlerinin din olduğunu lanse eden Gülen Cemaati kuruldu ve dini sohbetlerle insan kazandı. Cemaat büyüdükçe mevcut iktidarlar, askeri vesayetler cemaatler üzerindeki baskıları artırdı. Ancak etkiye tepki mahiyetinde halkın büyükçe bir kısmı buralarda saf durmaya başladı. Siyasetçi, bürokrat, savcı, polis, hakim derken çok hızlı bir şekilde devlette söz sahibi noktasına geldi. Ama artık cemaat çok büyümüş ve devlet içerisinde kadroları belirleme noktasında faaliyetler yürütmeye başlamıştı. Tam bu noktada artık iş yoldan çıkmıştı ve Gülen dış etkenlerden de aldığı güçle kurduğu hain ordusuyla hükümeti işaret ederek; artık değiştirmek, müdahale etmek ve Türk Milletine istikamet çizecek kararları vermek istiyordu.

Ve siyasi savaş başlamıştı… Bir tarafta Türk milletinin besleyip büyüttüğü Amerikan uşağı Fethullah Gülen ve hain ordusu, diğer tarafta  Türk Milletinin demokrasinin en önemli unsurlarından olan seçimle iş başına getirdiği hükümeti… Bir zamanlar çizgileri din üzerinden bir birine yakın iki gurubun kavgası gibi duruyordu… İlk başta durum bizim gibi cemaat içerisinde bulunmamış, hükümetin yakınında siyaset yapmamış insanlar tarafından böyle anlaşılırken, diğer taraftan da yıllarca bu iki guruba karşı siyaset ve bürokrasi üretmiş guruplar ellerini ovuşturuyordu. Hatta kısmen sandıkta deviremediklerini bunlar devirir düşüncesiyle “kavga alevlensin sonra biz kurarız düzeni” çığlıkları yükseldi ve kısmi işbirliği başladı. Mit tırları, kumpaslar, yasa dışı dinlemeler derken iş Fethullah Gülen Cemaatinin, Türkiye Cumhuriyeti tarafından terör örgütü olarak ilan edilmesine sebep oldu.

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı… Türk milleti safını seçmiş, başta milliyetçi Hareket Partisi Lideri Sayın Devlet Bahçeli Bey olmak üzere biz milliyetçi ülkücüler; amasız şartsız, geçmiş gelecek hesabı yapmadan, “Tek hesap Türk’ün Devleti.” şuuruyla meşru olan hükümete destek verip itekleyen güç olduk. Bunu sindiremeyen FETÖ artık şan, şöhret, mevki, para ile değiştirdiği ne kadar adamı varsa hepsi ile başarısızız olacağı askeri darbe girişimine kalkıştı.

İşte o gün 15 Temmuz’du… Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı… Kimine göre “kontrollü darbe girişimi” kimine göre “MİT tertip etti” tartışmaları çok mu önemli, bence değil. Çünkü böyle olsa bile bu Paralel Devlet Yapılanmasının masum bir yapı olmadığı gerçeğini ortadan kaldırmaz. Sonuçta Türkiye Cumhuriyeti bir kabile devleti değil. Bir devlet aklı muhakkak hakim. Önemli olan sonuçtu. Artık Türkiye’nin kurtulması gereken paralel bir yapı gerçeği ortada idi. Türk Milleti ayağındaki prangadan kurtulmak istiyordu. Devlet aklı devreye girdi; başkanlık sistemi, kurumların yeniden yapılanması gibi birçok milli adımlar atılıp dünyada FETÖ’nün terör örgütü olarak tanınıp faaliyetlerinin durdurulması için çalışmalar başlatıldı ve işin seyri değişti. Artık çatışma uluslararası arenada Türkiye düşmanı yapılarla FETÖ işbirliğine sahne olmaya başladı.  Tabi ciddi bir lobi oluşmuş, ciddi bir sermaye gücü ile karşı karşıyaydık. FETÖ, bu süreçten sonra Türkiye ile menfaati zıt ne kadar uluslararası devletler ya da yapılar varsa hepsi ile işbirliği yaptı ve 2018 yılında ekonomik açıdan saldırılar başladı. Bu saldırılar o kadar büyüktü ki; 2001 yılında geçirdiğimiz krizi bile geride bırakacak cinstendi. Çünkü Türkiye büyük yatırımlar yapmış, bunların da büyük kısmını dış finansman ile sağlamış, Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi yerlerle borç ilişkisini kapatmış, artık kendi atılımını ve ekonomi yönetimini kendi sağlayan ülke durumunda idi. İnanın dostlar bu kriz hükümet devirecek cinstendi. Ama şer odaklarının hiç birinin hesabı tutmadı. Çünkü Milliyetçi Hareket Partisi Lideri Sayın Devlet Bahçeli Bey başta olmak üzere ülkücüler, hiçbir çıkar hesabı yapmadan “Türkiye ve demokrasi kırmızı çizgimizdir.” duruşuyla Cumhur İttifakının temellerini atmıştır.

Artık Milliyetçi Hareket, tüm teşkilatları ve yapıları ile Adalet ve Kalkınma Partisi ile Cumhur İttifakının ortağıdır. Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, artık o kadar güçlü bir liderdi ki; arkasında amasız şartsız, geçmişe takılıp kalmamış ülkücü neferler vardı. Bu aldığı güçle girdiği Cumhurbaşkanlığı Seçiminde dünyayı da şoka uğratan ezici bir zafer ile çıktı. Artık Türkiye’nin önünde milli yapılanma, terör ile mücadele, FETÖ’nün açtığı ekonomik hasarların telafisi ve bitmek bilmeyen dünyanın egemen güçlerinin Suriye kavgası vardı. Tabi bu süreçte devlet, ekonomik açıdan çok zayıfladı.  Denklem bozuk, sıkıntı çok ama artık bunların üstesinden gelebilecek hızlı işleyen bir mekanizmamız vardı ve kararları alıp işletiyordu. Bu anlamda devlet aklı artık öne geçmiş, tam bir milli yatırım seferberliği başlamış ve Türkiye, dünyada ses getiren askeri operasyonlar yapar hale gelmişti. Hiçbir kazanımını bırakmayacak şekilde kararlı gidiyordu. Ekonomik açıdan ufaktan toparlanma başlamış, 2020 yılıyla ilgili tüm piyasalar artık çok ümitli, herkes eski günlerde olduğu gibi büyük yatırım hesapları yapar hale gelmişti. Yani ülke, siyasi iradenin verdiği enerji ile uçağın önünü tekrar yukarı kaldırmıştı.

Dostlarım; Ülkenin 2013 yılından beri başına gelenlere baktığımızda ekonomik kayıp çok büyük. Bu süreçte hükümet bazı fonlarımızı ve rezervlerimizi kullanmak durumunda kaldı. Başka çare de yoktu. Kendi kendimize yeter politika şarttı. Bazı odaklara göre; “Demokrasi geliştirilirse dışardan fon gelir, ülke sıcak para sıkıntısı çekmez.” Bu tezi doğru kabul edelim. Bu gelen fonların sahipleri geçmişte yaptıkları gibi yarın bu ülkede siyasete, güvenlik politikalarına musallat olduklarında tekrar mı aynı şeyleri yaşayacağız? Biz bir karar vermeliyiz; biz mi dünyayı, dünya mı bizi döndürecek? Eğer dünyaya yön veren bir millet olarak yaşamanın arzusu içerisindeysek artık dış fonla, falan filanla değil, tüketiminden fazla üreten ülke durumunda olup dünyayı döndüren, cari fazlalar verip bunlarla mazlumlara umut olan ülke zorunluğumuz vardı ki; bu adımlar da artık ülkede hızlıca atılmaya başlamış ve milli duruş her şeye hâkimdi. 2020 artık bizimdi… Diriliş ateşi yakılmıştı… Faiz oranları düşmüş, üretim finanse edilmeye başlanmış, yeni üretim alanları açılıyor, tekrar inşaatlar dikiliyordu. Bu arada Çin’in Wuhan kentinde Koronavirüs diye bir salgın hastalık başlamıştı. İlk başta bizler de dahil olmak üzere tüm dünya bu işin sadece Çin’in sorunu olduğunu, ülkelerini etkilemeyeceğini düşündü. Ta ki; dünyada salgın çeşitli ülkelere yayılıp insanları hayatından etme noktasına gelene kadar. Hatta birçok dünya lideri tedbir bile almak istemedi ya da kısıtlı tedbirler aldı. Türkiye Sağlık Bakanlığı, bakanımız Sayın Fahrettin Koca öncülüğünde “Bilim Kurulunu” oluşturdu. Bilim Kurulunun titiz çalışmalarına rağmen Türkiye’de, -girmesi kaçınılamaz olan- koronavirüs vakası 11 Mart tarihinde görüldü. Bu arada Dünya Sağlık Örgütü (WHO) pandemi ilan etti.

Üretmeyen Avrupa kan ağlıyor… Paraları var, fonları var; ağızlarına takmaya maske, hayat kurtaracak doktora tulum, ölülerin koymaya torbaları yok. Sağlık sistemleri çöktü, insanlar evinde ölüyor. Bakım evleri ve sığınakları morg yapıp ceset saklıyorlar, 1 TL maliyeti olan maskeleri ülkeler bir birinden çalıyor… Avrupa; insanlara eve girin diyor, çalışmayın diyor, tedarik zincirini bozuyor. Bu arada Türkiye kendi tedbirlerin alırken olan biteni ibretle izliyor ve Bilim Kurulu tavsiye kararlarını siyasi irade, tedarik zincirini bozmadan mümkün olduğunca uyguluyor.  Tam da sorun burada başlıyor. Siyasetçiler ve bazı odaklar bir dünya açıklama yapıyor! (Örneklerini vereceğim.)

“Tüm yurtta sokağa çıkma yasağı ilan edilsin” diyorlar; olmaz, yapamayız… Çünkü maske üreten, tulum üreten, gıda üreten insanlar çalışmak zorunda. Yoksa Avrupa’dan daha beter oluruz. Aslında bunu söyleyenler de söylediklerine inanmıyor ama yine de söylüyor. Peki, niçin söylüyor? Bu dünyada hep böyledir; birileri icraat yapar, birileri eksik taraflarını anlatır. Ama buradaki durum bu değil. Şu an ülkemiz birçok alanda devrim yapsa da yukarıda saydığım onca ihanetin ekonomiye verdiği büyük hasardan ötürü hükümet diğer dünya ülkelerinin yaptığı gibi büyük fonlar geliştiremedi. Ama şartlara göre karınca kararınca, Türkiye’nin gücü doğrultusunda şirketleri ve çalışanları korumak adına onlarca tedbir aldı. Gücü doğrultusunda fonları devreye koydu ve koymaya devam ediyor. Alınan birçok kararı dikkatlice takip ettiğimizde “önce insan ilkesiyle” alındığını zaten çok belirgin görüyoruz. Önce tüm vatandaşlarına, sonra da yardım isteyen birçok ülkeye el uzattı. Asıl dert; burayı kaşımak, hasarlı yere daha çok hasar verip bunlar batırdı noktasında hafıza oluşturmak.

Dostlarım; siyasi görüşümüz ne olursa olsun bu oyunlara gelmeyelim. Devletimize, hükümetimize, bugünlerde her zamankinden daha çok sahip çıkmalıyız. Bakınız; sağlıkta nereden nereye gelmişiz… Dünya gıpta ile bakıyor! Zorluklar yaşayacağız belki, birçoğumuz işimizi kaybedeceğiz ama inanın geçecek. Kısa zamanda telafi edeceğiz, tekrar güzel günler göreceğiz…

Önce sağlık; onu kaybetmeyelim, zira yerine koyması zor olan odur.

Allah’a emanet olun…

Fatih ERGÜN
Osmancık İş Adamları Derneği Başkanı